İstanbul’da Yangın Kulelerinin Dili ve İşleyişi

0
126

İstanbul’da Yangın Kulelerinin Dili ve İşleyişi

Harîk Köşkü

İstanbul külliyeleri, camileri ve eşsiz minareleriyle tarihin her dönemine, özellikle de mimarlık tarihine ışık tutan bir derya gibidir. Misal; tarihi yarımadaya gidip de bir tarafına Boğaz’ı bir tarafına Haliç-I Dersaadet’I alıp bu adacığın içindeki tarih zenginlikleri arasında geçmişe doğru zihinsel bir yolculuk yapmamak mümkün olmasa gerek.

Tarihin her döneminde iskan görmüş bu topraklarda Bizans’tan Osmanlı’ya su kemerleri, sarnıçlar, surlar ve her birinde farklı bir dünyaya adım atacağınız sur kapıları; kısacası dinî ve sivil mimarî kapsamında her bir taş, her bir tuğla titizlikle ele alınması gereken benzersiz hazinelerdir. Bunların yanı-sıra çok değerli mimarî varlıklarımız arasında İstanbul’daki üç eşsiz kule de sayılmalıdır. Bu kuleler belki günümüzde pek gerekli görülmeyecek olsa da, inşa edildikleri dönemde elzem olmakla birlikte tarih açısından da önemli varlıklarımızdandır.

İstanbul Yangınları

İstanbul, ahşap mimarînin yoğun olduğu dönemlerde birçok yangın geçirmiş, bunlardan bir kısmı isyan yangınları olarak şehrin tarihi yarımadasında birçok hasar bırakmıştır. Teknolojinin günümüzde her türlü işleve cevap verdiği aşikâr; fakat bir zamanlar daha fazla insan emeğine, daha fazla organize olmaya ve çok daha fazla halk dayanışmasına ihtiyaç vardı. İşte bütün bunlardan hareketle doğal afetlerle başı dertte olan İstanbul’un yangınları, şehrin her noktasının görülebildiği üç noktadan izlenmekteydi. Zaten İcadiye Kulesi ve Harîk Köşkü -yani bildiğimiz adıyla Beyazıt Yangın Kulesi- bu amaçla inşa edilmişti. Bunlardan bir diğeri Galata Kulesi de yine yangınları gözetlemek amacına hizmet etmiştir.

Harîk Köşkü Yapım Aşamaları

Harîk Köşkü 1749’da ilk olarak ahşap malzemeyle inşa edilmiş, kısa bir süre sonra 1756 yılındaki büyük Cibali yangınında yanmıştır. Dönemin padişahı 2.Mahmud tarafından 1808 yılında bir kez daha ahşap olarak yaptırılmıştır. Yine Sultan 2.Mahmud tarafından 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın ve bununla birlikte Tulumbacı Ocağı’nın da dağıtmasıyla Beyazıt’taki bu kule de yıktırılmıştır. Hemen akabinde meydana gelen ‘Hoca Paşa’ yangını kulenin tekrar inşa edilmesine sebep olmuş; fakat bu kez de Yeniçeri ayaklanması sırasında Yeniçeriler tarafından yakılmıştır. Tüm bu gelişmeler sonucunda kule bir kez daha inşa edilecek fakat bu defa ahşap malzeme kullanılmayarak kulenin bugüne ulaşması sağlanacaktır.

Bu kısma gelmeden önce belirtilmesi gereken birkaç önemli husus bulunmaktadır. Kulenin adındaki harîk kelimesi yangın anlamına gelmektedir. Yangınların gözlendiği bu kule Osmanlı döneminde bu isimle anılmaktaydı. Bugün İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı arkasında bulunan kulenin yerinde Bizans döneminde de ‘Tetratsiyon’ adında bir kule olduğu söylenmektedir. Diğer önemli bir husus ise 2.Mahmud’un bu kuleyi yapması için kimi görevlendirdiğidir. Bu çok daha farklı bir tartışma konusu olup üzerine farklı görüşler ileri sürülmektedir. Bunlardan ilki zamanın ünlü Ermenî ailesinden Senekerim Balyan tarafından tasarlandığıdır. Fakat son yıllarda  yayınlanan birçok makale ve araştırma, Balyan ailesine mâl edilen birçok eserin Hassa Baş Mimarı Abdülhalim Efendi’ye ait olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Bu konuda ciddi iddialar ve tutarlı ispat yollarıyla benim de hocam olan Prof.Dr.Selman Can’ın çalışmaları takip edilebilir. Tam burada siyasî bir kaygı neticesinde aslen Osmanlı mimarlarının eserlerinin Ermenî mimarlara mâl edildiğini düşünmek pek de yanlış olmaz sanırım. Ya da daha naïf bir yaklaşımla ele alacak olursak; siyasî kaygı değil de eldeki kaynakların yetersizliği sonucu böyle bir ikilem ortaya çıkmıştır da diyebiliriz. Ama daha bu çok daha farklı bir tartışma konusu olduğu için asıl konuyu dağıtmadan kulenin son halini alışındaki hikayeye dönmekte fayda görüyorum.

Harîk Köşkü’nde İşleyiş

Birçok kez yangında yitirilen, hasar gören Harîk Köşkü 1828 yılında kâgir olarak inşa edilmiş ve son halini almıştır. Bu kuleden Anadolu Yakası’nın, Kadıköy’den Vaniköy’e kadar olan kıyı semtleri ve Avrupa Yakası’ndan Bebek’e kadar pek çok nokta kontrol edilebilmekteydi. Yangın gözetlenebiliyor, ilk andan itibaren haberdar olunabiliyordu. Peki yangını haber verirken kullanılan yöntem neydi? Yangınlar Beyazıt Kulesi’nden gündüz sarkıtılan sepetlerle Galata Kulesi’nden ise asılan bayraklarla ve geceleri yakılan fenerlerle haber verilmekteydi. Bundan sonraki adım ise kuleler arası dayanışmadan ibarettir. Aralarındaki bu iletişim dili ve halkın bu dili anlaması, günümüzde teknolojinin dilinin öne geçmesi sebebiyle arayıp bulamadığımız farklı bir ruhu barındırıyor. Beyazıt Kulesi’nde bayrak asılınca İcadiye’deki kule bu durumu top atışıyla halka haber vermekteydi. Top sesini duyan halk yangının İstanbul’un hangi semtinde çıktığını kule görevlilerinden yani o zamanki adlandırmayla ‘köşklü’lerden öğrenirlerdi. Kule görevlilerine köşklü adlandırması yanında ‘dideban’ da denilirdi. Sayılarının 20 olduğu bilinen köşklüler Ağa unvanında bir zabitin emrindeydiler. Yine bu noktada bilgi kısmına bir ara verip kulenin renkli hikayesine dönüş yapacak olursak Beyazıt Kulesi’nde gelenek halini almış bir diyalogdan söz edebiliriz. Köşklü yangını haber verirken amirine ‘Ağa bir çocuğun oldu’ diye sesleniyor Ağa ‘kız mı oğlan mı’ diye soruyor, Anadolu Yakası, Beyoğlu Ve Boğaz’ın Rumeli yakasında çıkan bir yangın ‘kız’, İstanbul içi yangınları ise ‘oğlan’ olarak nitelendiriliyordu. Ağa haberi aldıktan sonar maytap yakarak İcadiye Yangın Kulesi’ne haber veriyor, İcadiye’den ise yedi top atılarak tüm İstanbul’a duyuruluyordu.

Kuleden halka seslenilen bu esrarengiz dil bu kadarla sınırlı değil elbette. Kulenin iki yanına ikişer sepet asılır, geceleri iki yanına birer kırmızı fener kondurulursa yangın Haliç’ten Yeşilköy’e kadar olan kesimde, gündüzleri iki yanında asılan sepetlerin sayısı bir veya geceleri tek yeşil fener görülürse yangın Anadolu yakasında olduğu anlaşılmaktaydı. Eğer kulenin bir yanına iki bir yanına bir sepet veya geceleri tek yeşil fener asılırsa Haliç’ten itibaren Beyoğlu tarafında ve Boğaz’ın Rumeli yakasında yangın çıktığı bilinmekteydi. Bu duyurma amaçlı organize çalışmanın sonrasında tabii ki iş artık şehrin tulumbacılarındaydı. Onlar ne zaman ki yangını söndürür, sepetler ve fenerler o zaman kaldırılırdı. Böylece yangını haber alan halk yangının söndüğünü de anlar, rahatlardı.

Harîk Köşkü’nün Önemi

Osmanlı Dönemi’nde böyle bir amaca hizmet eden yangın kulesi Cumhuriyet Dönemi’nde de kullanılmaya devam etmiş, bunun yanısıra artık farklı bir amaca daha hizmet etmeye başlamıştır. Cumhuriyet döneminde kulede yanan ışıklar halka ertesi gün havanın nasıl olacağını anlatmaktaydı. Mavi ışık açık havaya, yeşil ışık yağmurlu, kırmızı karlı ve sarı ışık yanıyorsa sisli olduğuna işaret etmekteydi. 1955’te bir kararla bu uygulamaya son verilmiş, 2010’da ise tekrar başlanmıştır. Tabi günümüzde hava durumunu öğrenmenin pek çok yolu olduğunu hesaba katınca kuledeki bu ışıkların estetik amacı dışında bir işlevi olmadığı düşünülebilir.

Kitabeden anlaşıldığı kadarıyla kule yangınlardan hasar görüp işlevini yitirdiği dönemlerde yangını haber vermek için Süleymaniye Camii’nin minareleri aynı amaçla kullanılmıştır.

Mimarlık tarihine baktığımızda tüm eserler, yapılar, bulundukları muhit, kullanım amaçları, malzemesi ve kendi içinde barındırdığı sırlarla hala birçok yeni fikirle üzerinde durulabilecek niteliktedir. Bu yazıda ele alınan Yangın Kulesi mimarî açıdan bir külliye kuruluşuna baktığımızda çok daha basit bir yapılaşmaya sahip olmakla birlikte; işleyişi, kendi içinde yarattığı dil gibi özellikleri göz önüne alındığı zaman nasıl derinleşen bir konuyla karşı karşıya kaldığımızı görmekteyiz. Her ne kadar işleyiş ve var oluş süreci üzerinde durulduysa da yine sürprizlerle dolu bir mimari ögeler topluluğu olduğunu da söylemeyi gerekli görüyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

12 − two =